Üç ayda meali bitirecek kadar hadsiz değilim

‘Hükümete söz verdik, hemen basacağız’ diye anlaşmadan üç ay sonra mealin biten bölümlerini isteyen Diyanet İşleri Başkanı Rifat Börekçi’ye Elmalılı sert çıkar. “Üç ayda meali bitirecek kadar hadsiz değilim” diyen Elmalılı, kesinkes meal ve tefsirin ayrı basılmasına izin vermeyeceğini mektubunda anlatır.

Üç ayda meali bitirecek kadar hadsiz değilim

Cumhuriyet’ten önce de gündemde olan Türkçe ibadet meselesi Cumhuriyet’in ilanından sonra devlet meselesi haline geldi. İbadetin Türkçeleştirilmesiyle ilgili en önemli adım 1928 yılının Haziran’ında atıldı. Darülfünun İlahiyat Fakültesi bünyesinde edebiyat tarihçisi M. Fuad Köprülü başkanlığında oluşturulan komisyonun hazırladığı raporda “İbadet lisanı Türkçe olmalıdır. Ayinlerin, duaların, hutbelerin Türkçe şekilleri kabul ve istimal edilmelidir” önerisi getirildi.

BÖREKÇİ TÜRKÇE SALAT OKUTULMASINI EMREDER

1932 yılında ise devlet Türkçe ibadeti uygulamaya başlar. Diyanet İşleri Başkanı Rifat Börekçi, Diyanet tarafından belirlenen üç farklı salat ve selam tercümesini 6 Mart 1932 günü Türkçe olarak okutulması için cami görevlilerine gönderir. İlk etapta İstanbul’da daha sonra Türkçe ezan uygulamasının başlayacağı şehir ve ilçeler şöyle sıralanır: “Adana, Amasya, Ankara, Balıkesir, Çeşme, Edremit, Kayseri, Konya, Kuşadası, İzmir, İzmit, Manisa, Rize, Şebinkarahisar, Trabzon, Van, Yozgat ve Zonguldak.”

YENİ BİR ANLAŞMA YAPILIR

Bu gelişmeler yaşanırken 22 Mayıs 1932 tarihinde yeni bir anlaşmayla Kur’an’ın Türkçe mealini hazırlama görevi Elmalılı’ya verilir. Diyanet İşleri Başkanı Börekçi 4 Temmuz 1932’de bir mektup yazıp (anlaşmadan bir buçuk ay sonra) Elmalılı’dan meali ister, Elmalılı ise bu mektuba cevap bile vermez. Ağustos ayında Börekçi yeni bir mektup göndererek isteğini tekrarlar. Elmalılı bu iki mektuba ortak bir cevap yazarak Börekçi’nin isteğini “Üç ayda meal yazacak kadar hadsiz biri değilim” diyerek geri çeviriyor.

TEFSİR VE MEAL BİRLİKTE BASILACAKLAR

Bu mektupta Elmalılı, tefsir ve mealin asla tek basılmasına izin vermeyeceğini de dile getirirken 22 Mayıs 1932 tarihinde yapılan ‘birlikte basılacakları’ yönünde alınan kararı da Börekçi’ye yeniden hatırlatıyor. Elmalılı mektubunda şunları söylüyor: “4 Temmuz 1932 tarihli tahrîratda Kur’ân-ı Kerîm tercümesinin heman tab’ edilmesi tefsîrin tab’ına sonra başlanması tekarrur etmiş olduğu cihetle kaç cüz yazılmış ise sür’atle gönderilmesi lüzûmu ehemmiyetle tebliğ buyurulmuştu. Halbuki bu işe birlikte olmak üzere başlandığı gibi bu kerre 23 Mayıs 1932 tarihli mukâvelemizde de tefsîr ve tercümenin her ikisi bir yerde ve aynı eserde tab’ edilmek üzere kabul edilmesi musarrah bulunuyordu.”

DİYANET ANLAŞMAYI BOZDU MU?

Israrla Kur’an meali ile tefsirini birlikte basmak istediğini mektubunda dile getiren Elmalılı, aksi halde yeni bir mukavele yapılması gerektiğini, bu yeni mukabeleyi ise yapacak gücü kendinde bulamadığını ifade ediyor.

Yine mektubunda kendisine hiçbir ödeme yapılmadığını da hatırlatan Elmalılı, üç ayda yaptığı çalışmayı ve durumunu şöyle anlatıyor: “Ben henüz tercümeyi te’ahhüt edeli üç ay olmadan, bununla beraber muhtelif yerlerden on iki cüze yakın tesvîd etmiş bulunuyorum, şüphesiz bunlar daha işlenmeye muhtaçtır. Ma’amâfîh havâle gönderilmediği için tebyîz ve takdimine imkanda hâsıl olmadı.”

İsmail Hakkı İzmirli ve Şerafettin Yaltkaya

Elmalılı’ya Diyanet sansürü
1935 yılında yapılan anlaşma üzerine tefsir ve meal Diyanet İşleri Yayınları tarafından bölüm bölüm basılmaya başlanır. Elmalılı tefsir ve meal için bir önsöz kaleme alır ve bu önsözde ‘Türkçe Kur’an okunmayacağı ve Türkçe ibadetin doğru olmadığı’nı yazar. Ancak Elamlılı’nın izni alınmadan tefsir ve meal için yazılan bu önsöz ilk nüshada çıkarılır.

TÜRKÇE İBADET İÇİN FETVA

Araştırmacı yazar Necmi Atik’in verdiği bilgilere göre Elmalılı’nın makâlesi tefsirin önsözünden çıkartılarak, hükümet tarafından Şerafettin Yaltkaya ve İsmail Hakkı İzmirli’ye Türkçe ibâdetin caiz olduğunu içeren “Kur’ân’ın Türkçe tercümesiyle namazda okunması” başlığı altında bir makâle hazırlatılır ve tefsirin önsözüne konulmak istenir. Ancak dönemin Diyanet İşleri buna rıza göstermez ve Maarif Vekâleti’nin kendi işlerine karışmamasını ister. Diyanet İşleri, Elmalılı ile hükümet arasında şıkışıp kalmış bir görüntü vermemek için güya orta yolu bulmaya çalışır ve Elmalılı’nın rızası dışında, hükümetin isteklerini yerine getirerek tefsirden önsöz çıkarılarak basılır. (1935) Bir yıl sonra ise tefsirin önsözü bu defa sansürlenerek eklenir. (1936)

Rifat Börekçi’nin Türkçe ezan okunması için gönderdiği tebligat.

Türkçe ezan okumayanlara soruşturma

1932 yılının Ocak ayında başlayan Türkçe ibadet uygulaması Ramazan sonrasında da devam etti. 18 Temmuz 1932 tarihinde Diyanet İşleri Riyaseti “Fetva mahiyetinde” 636 sayılı yeni bir genelge yayınladı. Atatürk’e atfen yayınlanan genelgeyle Arapça ezan ve kametin okunması yasaklandı. O tarihten itibaren Türkiye’de tüm camilerde ezan Türkçe okunmaya başlandı. Arapça okuyanlar hakkında ise soruşturma açılıyordu.

Fraklı hafız Süleymaniye’de

İlk Türkçe hutbe ise 5 Şubat 1932 günü İstanbul Süleymaniye Camii’nde okundu. Sadettin Kaynak, fraklı, başı açık olarak çıktığı minberde, Mustafa Kemal tarafından da onaylanan o meşhur hutbesini, “Ey Ulu Tanrı…” ifadesiyle okumaya başladı. Sadettin Kaynak, o günü hatıralarında anlatırken hutbenin konusunun Mustafa Kemal tarafından seçildiğini, Mustafa Kemal’in kendi elleriyle Türkçe Kur’an’dan seçtiği ayetin ise Bakara Suresi’nin 11, 12 ve 13. ayeti olduğunu yazar.

BU NAMAZ OLMADI

O günü daha sonra şöyle anlatacaktır: “Türkçe Kur’an’ın anlattığım bu tecrübesinden sonra, Fatih Camii’nde ilk defa olarak Türkçe Kur’an okudum. Bunu müteakip, Türkçe hutbeye sıra gelmişti. Atatürk, ‘Haydi bakalım. Türkçe hutbeyi de Süleymaniye Camii’nde mukabele oku! Amma okuyacağını önce tertip et, bir göreyim’ dedi. Yazdım, verdim. Beğendi. ‘Fakat Paşam, bende hitabet kabiliyeti yok. Bu başka iş, hafızlığa benzemez.’ dedim. ‘Zarar yok, tecrübe edelim’ buyurdu. Bunun üzerine tekrar sordum, ‘Hutbeye çıkarken sarık saracak mıyım?’ O da ‘Hayır, sarığı bırak! Benim gibi başı açık ve fraklı ol!’ Ne diyeyim, inkılâp yapılıyor. Peki dedim. O gün hınca hınç dolmuş Süleymaniye Camii’nde, cemaat arasına karışmış yüz elli de sivil polis vardı. Bu tedbirin isabetli olduğu çok geçmeden anlaşıldı. Ben Türkçe hutbeyi okur okumaz, kalabalık arasından bilahare Arap olduğu anlaşılan biri sesini yükselterek ‘Bu namaz olmadı’ diye bağırdı.”

Sadettin Kaynak

Elmalılı’nın Rifat Börekçi’ye yazdığı mektubun orijinal metni

Diyânet İşleri Reîsi muhterem

Rif’at Efendi Hazretlerinin

huzûr-ı semâhatlerine

“Ma’rûz-ı dâ’iyânemdir:

4 Temmuz 1932 tarihli tahrîratda Kur’ân-ı Kerîm tercümesinin heman tab’ edilmesi tefsîrin tab’ına sonra başlanması tekarrur etmiş olduğu cihetle kaç cüz yazılmış ise sür’atle gönderilmesi lüzûmu ehemmiyetle tebliğ buyurulmuştu. Halbuki bu işe birlikte olmak üzere başlandığı gibi bu kerre 23 Mayıs 1932 tarihli mukâvelemizde de tefsîr ve tercümenin her ikisi bir yerde ve aynı eserde tab’ edilmek üzere kabul edilmesi musarrah bulunuyordu. Bunun üzerine yazdıklarımı sağına soluna bakmadan ale’l-’acele gönderivermek haddizâtında olamayacağı gibi bu kadar ısrardan sonra kabul etmiş olduğum bir mukâveleyi iki ay geçmeden feshine muvâfakat etmek gibi bir mâ’nâyı da tazammun edebilirdi, buna ise cesâret edemezdim, Protesto eder gibi bir cevâb yazmayı da muvâfık-ı edeb bulamazdım. Müsveddelerimi müsta’ciben gelip şifâhen görüşmeyi düşündüm ona da hâlimi müsâit bulmadım. Onun için vuzûh-ı hâle intizârı tercîh etmiştim. Bu def’a ise 4 Ağustos 1932 tarihiyle tahrîratda muvâzene encümenine verilmiş söze nazaran önce tercüme müstakıllen basılmadıkça tefsîrin basılmayacağı vârid-i hatır olduğundan bi’l-bahs aynı tebliği te’kîd ile cevâbına emir buyuruyorsunuz. Bundan dolayı mahzâ iddi’âlarına imtisâlen arz-ı hâl ile tasdîye bir âtiyâb oldum. Reîs Efendi Hazretleri ma’lûm-i semâhatlarınız ki önce bütün müşkilâtı arz ettikten sonra nihâyet va’d buyurulan teshîlâta kanâ’at ve mahzâ emr-i Diyânetsefârîlerine hürmet ile bu kerre Akif Bey’den devr alarak müştereken başlanan işi münferiden îfâya söz verdim. Ben henüz tercümeyi te’ahhüt edeli üç ay olmadan, bununla beraber muhtelif yerlerden on iki cüze yakın tesvîd etmiş bulunuyorum, şüphesiz bunlar daha işlenmeye muhtaçtır. Ma’amâfîh havâle gönderilmediği için tebyîz ve takdimine imkanda hâsıl olmadı. Ceyâd-ı halde ve her iki tahrîratdan anlaşılıyor ki mukavelenin tatbiki istenilmiyor. Fakat yegâne mikyâs-ı amel olan mukâvele hükümsüz bırakılacak olunca da bu hususta i’timât edilecek hiç bir tutamak kalmıyor. Zan ederim ki dâ’îlerini bu cihete sevk etmeyi arzu buyurmazsınız. Ben hastalıklar içinde bütün gayretimle te’ahhüdümü îfâ ile mahcûb kalmamaya çalışıyorum, başkaca bir ‘ârızaya ma’ruz kalmazsam inşâAllah bu gidişle bir seneye kadar tercümeyi bitireceğimi ümitte ediyorum. Basılacaksa ikisi beraber basılır, yoksa hiç biri basılamayacak demek olur, Çünkü ayrılabilmesi için yeni şerâit ile yeniden bir mukâvele yapmak lâzım gelecek, bu ise işi uzatacağı gibi yeniden böyle bir te’ahhüde daha girmeye ‘aczimde müsâ’it değildir. Bir an evvel neticeye vâsıl olamaya cehd etmekte olduğum ve birazcık olsun huzûr-ı kalb ve âsûde-i zihn ile çalışabilmek için teshîlâta tanzîr bulunduğum bir sırada birden bire bu tazyîkın vârid oluvermesi -hulûs ile arz ederim ki- teselliye muhtâc bulunan gönlümü bir sadme-i inkisâr ile büsbütün sarstı, Kur’ân-ı Kerîm tercümesi ne kadar kolay bir şey olmalı veya ben ne kadar haddini bilmez bulunmalıyım ki bir kaç ay içinde sür’atle meydana konuluvermesini va’de cüret edebileyim!.. Bu seneye kadar geçen müddete ‘âit mesûliyetin dâ’îlerine râci’ olmadığı hakkındaki beyânât hakîkat-i şinâsîleri şüphe yok ki şâyân-ı şükrândır. Bununla beraber henüz başlanan tercümenin heman müstekıllen tab’ı zımnında karar ittihâz edilmiş olması vücûhen bâdî-i endişe olmuştur. Fi’l-hakîka hükümetçe mukâvelenin ta’kîb ve tatbîkından sarf-ı nazar edilecekse ne diyebiliriz? Yalnız bu surette dâ’îleri hakkında mebzûl buyurulagelen teveccühât-ı semûhiyelerinin bir nişânesi olmak ve ileride hukûku bir münâkaşa meydan bırakmamak için fesh arzusunun açıkça tarafıma tebliğini istirham etmek ihtiyâcım kalır. Şu halde ma’rûzatımı hulâsa edeyim:

Elmalılı’nın Börekçi’ye gönderdiği üç sayfalık mektubun orijinali

1. Dâ’îleri te’ahhüdümde sâbit ve sadâkatkârım. Makâm-ı ‘âlîlerine bir hicâb getirmemek eslemdir. Sabr u sebât-ı reîsânelerine i’timâdım da ber-kemâldir. Ancak yazmakta olduğum tercüme evvel ü âhir tefsîrin içinde basılmak üzere te’ahhüt edilmiş bir eserdir. Hâricen mukâvele bir harekete cüret edemeyeceğim.

2. Tercümeyi tefsîrin vardığı yere kadar yetiştirip de ikisini bir tensîk etmedikçe tab’ı hakkında şimdilik hiç bir te’ahhütte bulunamıyacağım.

3. Hükümetçe feshin iltizam buyurulup buyurulmadığını bir an evvel da’ilerine sarâhatle tebliğini tekrar niyaz ederim ki vaz’iyyetim te’ayyün edebilsin.

4. Tercümeden dolayı şimdiye kadar hiçbir şey almadığımı da arz ve her halde teveccihât-ı semûhiyelerinin idâmesini istirham ile büyük hürmetlerimi takdîm eylerim Efendim Hazretleri. Ağustos 1932

Dersi’âmdan Elmalılı

İmza

Hamdi”

Tefsiri bırak Türkçe meal yaz

Elmalılı Hamdi Yazır’ın terekesinden çıkan mektuplardan biri de bundan tam 80 yıl önce dönemin önemli alimlerinden Elmalılı Hamdi Yazır ile Cumhuriyet’in ilk Diyanet İşleri Başkanı Rifat Börekçi’nin birbirlerine yazdıkları mektuplar. İlk anlaşmada Kur’an meali çalışmasını kabul eden ancak daha sonra bu mealin Türkçe ibadet için kullanılacağını düşünüp anlaşmayı fesheden Akif yanılmamıştı. Ocak 1932 tarihinde Yerebatan Camii’nde ilk Türkçe namaz kılındı. Yine Ocak ayında Fatih Camii’nde ilk Türkçe ezan Atatürk’ün emriyle okutuldu. Kadir Gecesi’nde ise frak giydirilen Hafız Saadettin Kaynak, Ayasofya Camii’nde ilk Türkçe hutbeyi okudu. Türkçe ibadete halk sıcak bakmadı ve bundan rahatsız oldu.MEAL DE ELMALILI’DATürkçe ibadeti halkın gözünde meşrulaştırmak için devrin önemli âalimlerinden Elmalılı Hamdi Yazır’ın hazırladığı Türkçe Kur’an mealine ihtiyaç vardı. Bunun üzerine 4 Mayıs 1932 yılında Türkçe tefsirin yanı sıra Türkçe meali yazma görevi de yapılan yeni bir anlaşmayla Elmalılı’ya verildi. Mektuplar ise işte bu anlaşmadan iki ve üç ay sonra Rifat Börekçi tarafından Elmalılı’ya yazılmış.Mektuplarda özetle derhal Türkçe meali kendilerine göndermelerini isteyen Börekçi, hükümet tarafından bu konuda baskı gördüklerini dile getiriyor ve yapılan anlaşmaya rağmen tefsirle meali birlikte basmayacaklarını, önce meali göndermesini ısrarla istiyor. Elmalılı ise yazdığı cevapta buna kat’î suretle karşı çıkıyor. Tefsir ve mealin birlikte yayınlanmasını isteyen Elmalılı, o dönemde tefsirine “Türkçe ibadet için kullanılamaz” ibaresini ekleyecek ancak önsözde yer alan bu ifadeler kitabın baskısından çıkarılacaktı.TÜRKÇE İBADETE TEPKİRifat Börekçi’nin anlaşmadan çok kısa süre sonra neden böyle acele ettiğini, ilk iki anlaşmada tefsirle meal birlikte basılacakken gelen devlet baskısı üzerine neden meale öncelik verildiğini yazar ve akademisyen Necmi Atik şu cümlelerle anlatıyor: “Hükümet, ‘Türkçe İbadet’ veya ‘Millî Din’ projesi çerçevesinde, İstanbul Göztepe Camii’nde, Dârulfunûn İlâhiyât Fakiltesi’nde ve benzeri yerlerde Türkçe ibâdet girişimleriyle kamuoyu yoklaması başlar. 1931-32 yıllarında, Türkçe ibadet bizzat Mustafa Kemal’in kontrol ve denetiminde yapılır. Kur’ân, camilerde cemaate Türkçe olarak okutulur. Yerebatan Camii’nde, Sultanahmet Camii’nde, Ayasofya Camii’nde ve Süleymaniye gibi büyük camilerde Kur’ân Türkçe okutulur, hutbeler tamamen Türkçe verilir. Ezan, kâmet ve salât ü selam Türkçeleştirilir. Hükümetin bütün bu girişimlerine Elmalılı karşıdır ve Türkçe ibadetin asla olamayacağını her fırsatta dile getirir. Hatta tefsirin önsözüne Türkçe ibadet olamayacağını anlatan ilmî bir makâle de yazar. Mektuplarında da korkusunu açıkça dile getirir. Korktuğu da başına gelir. Harf inkılabı ile Latinize edilen tefsirden, baskı öncesi hükümet tarafından sakıncalı görülen her şey çıkarılır. Hatta ilk baskıda (1935) önsöz tamamen devre dışı bırakılır.”ÜÇ AYDA MEALİ İSTER GÖNDER BASKISIMektuplardan anlaşıldığı üzere Diyanet İşleri Başkanlığı ile Elmalılı Hamdi Yazır arasında yapılan yeni mukavelede teslim tarihiyle ilgili bir bilgi notu düşülmez. Ancak Börekçi önce 4 Temmuz ve ardından da 4 Ağustos tarihlerinde (mukavele tarihinden iki-üç ay sonra) Elmalılı’ya iki mektup yazar. “Üç hafta mukaddem yazmış olduğumuz mektuba henüz cevap alamadığımızdan ikinci def’a yazmaya ve meseleyi biraz îzâh etmeye lüzûm hissediyoruz. Bu sene muvâzene-i mâliye encümeninde tercüme ve tefsîrin behemehâl tab’ına başlanacağına dâir tarafımızdan kat’î söz verilmiştir. Tarafımızdan bunlar nazar-ı dikkate alınmış, tefsirinde ikmâli ve tab’ı ve neşrine mâni’ teşkîl edebileceği vârid-i hâtır olduğuna bir taraftan metn-i celîl ile birlikte tercümenin, diğer taraftan da ayrıca tefsîrin tab’ına başlanılmasını muvâfık bulduk” der. Bu kadar acil istemesinin sebebini ise şöyle açıklar: “Akif beyin sebebiyet vermesiyle bu güne kadar uzayıp gelmiş olan bu mesele bu sene bi’z-zât hükümet tarafından ehemmiyetle ta’kîb ve buna bir nihâyet verilmesi arzu edilmiştir. Buna nihâyet vermekte ancak tab’a başlamak demektir.”Müslümanlığı bırakıp Hıristiyanlığa geçelimAtatürk, Cumhuriyet’i ilan etmeden önce dinde yapacağı reform çalışmalarının ilk halkası olarak Kur’an’ı Türkçe’ye çevirmekti. Atatürk’ün çevresindekilerden bazıları ise İslam’da reformu bile yeterli görmüyordu. Hatta Türklerin bin yıldır mensubu olduğu İslam’ı bırakıp Hıristiyanlığa geçmelerini, Türklerin geri kalmalarının sebebinin İslam olduğunu düşünenler bile vardı. Hıristiyanlığı savunanlar arasında Reşit Galip, Mahmut Esat Bozkurt, Tevfik Rüştü, Fethi Okyar, İsmet İnönü gibi isimler dikkat çekiyordu. Fethi Okyar, ‘Türkler İslamiyet’i kabul ettikleri için böyle geri kaldılar- İslam kaldıkları sürece de geri kalmaya devam edeceklerdir.Bunun için İslam kalmayacağız’ derken İsmet İnönü, Kâzım Karabekir’e Müslüman kaldıkları sürece sömürgeci devletlerin, özellikle de İngilizlerin daima kendilerine karşı çıkacaklarını, sonuçta istiklallerini kaybedeceklerini dile getiriyordu.ATATÜRK’ÜN ‘MİLLİ DİN ’ PROJESİAtatürk’ün projesi ise Türk’ün milli dini olarak İslam’ı Türkleştirmekti. Bu proje için önce Arap harfleri kaldırıldı. Medreseler kapatıldı. Arapça ve Farsça kökenli kelimeler yerine yeni kelimeler türetildi. Türkçe Kur’an tefsiri ve Buhari tercümesi için düğmeye basıldı.İslamilerlemeye manidirKazım Karabekir 18 Temmuz 1923’te Meclis’teki din tartışmasını şöyle aktarır: “18 Temmuz 1923’te Meclis’te Tevfik Rüştü Bey (Teşkilat-ı Esasiye) ‘Anayasada dinimiz açıkça yazılmalıdır’ diyordu. Ben söz aldım ve sordum ‘Anayasada dinimizin İslam olduğu zaten yazılıdır’ Tevfik Rüştü bey hangi kanaati haykıracaksın ve anayasaya hangi dini yazdıracaksın, Hıristiyanlığı mı? diye sorunca bu sırada Mahmut Esat bey söz aldı ve sertçe cevap verdi: Evet Hıristiyanlığı, çünki İslamlık terakkiye (ilerlemeye) manidir. Bu dinle yürünmez ve bize de kimse ehemmiyet vermez”Mehmed Rıfat Börekçikimdir?Mehmet Rifat Börekçi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Diyanet İşleri Başkanı’dır. Ankara’da doğdu (1860). Asıl adı Mehmed Rifat’tır. Babası Ankara ulemâsından Börekçizâde Ali Kâzım Efendi, annesi Habibe Hanım’dır. Börekçi, 7 Aralık 1907’de Ankara Müftülüğü’ne tayin edildi. Görevleri esnasında kendisine sırasıyla mûsıle-i sahn ve mûsıle-i Süleymâniyye Bursa müderrislikleri, İzmir pâye-i mücerredi ve mahreç pâyeleri verildi. Son olarak bir de nişân-ı Osmânî aldı. 23 Nisan 1920’de Menteşe’den (Muğla) mebus seçilerek ilk meclise katıldı. Bu arada Şeyhülislâm Dürrîzâde’nin İngilizler’in baskısıyla Millî Mücadele aleyhinde verdiği fetvayı reddeden bir fetva verdi. Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde neşredilerek yurdun her tarafına dağıtılan bu fetva halkın Millî Mücadele etrafında toplanmasında etkili oldu. 27 Ekim 1920’de mebusluktan ayrılan Börekçi, 16 Aralık 1922’de Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti Hey’et-i İftâiyye âzalığına getirildi. Bu vekâletin kaldırılıp Diyanet İşleri Reisliği’nin kurulması üzerine 31 Mart 1924’te Diyanet İşleri reisi oldu ve ölümüne kadar(5 Mart 1941) bu görevde kaldı.Rıfat Börekçinin mektubu:KUTU..Dersi’âmdan Elmalılı Fazîletli Hamdi Efendi Hazretlerine “Üç hafta mukaddem yazmış olduğumuz mektuba henüz cevap alamadığımızdan ikinci def’a yazmaya ve meseleyi biraz îzâh etmeye lüzûm hissediyoruz. Bu sene muvâzene-i mâliye encümeninde tercüme ve tefsîrin behemehâl tab’ına başlanacağına dâir tarafımızdan kat’î söz verilmiştir. Binâen’aleyh bu günlerde tab’a başlamak zarûreti vardır. Çünkü Meclis toplandığı ve bütçeler her dâireden istenildiği zaman tercüme ve tefsîr için fasl-ı mahsûsına konulacak olan para münâsebetiyle bu mesele mevzubahis olacaktır. Aynı zamanda taraf-ı fâzilânelerinden yazılmış olan mufassal ve kıymetli tefsirin tab’ ve neşri uzun zamana mütevakkıf ve bunu herkesin ta’kîb edebilmesi de güç olduğundan tercümenin müstekıllen tab’ı arzu edilmektedir. Tarafımızdan bunlar nazar-ı dikkate alınmış, tefsirinde ikmâli ve tab’ı ve neşrine mâni’ teşkîl edebileceği vârid-i hâtır olduğuna bir taraftan metn-i celîl ile birlikte tercümenin, diğer taraftan da ayrıca tefsîrin tab’ına başlanılmasını muvâfık bulduk. Tab’a başladığımızı anlatmak için sizce hazırlanmış olan kısımlarla şimdiden işe başlamak lazımdır. Onlar tab’ edilirken hazırlanan kısımlar da verilir.Metn-i Celîl ile birlikte tercümenin tab’ına başlarken bir taraftan da tefsirin tab’ına başlanacağından isteyenler tefsîre de mürâca’at ederek tercümede mücmel olan noktaları oradan anlayabileceklerdir. Akif beyin sebebiyet vermesiyle bu güne kadar uzayıp gelmiş olan bu mesele bu sene bi’z-zât hükümet tarafından ehemmiyetle ta’kîb ve buna bir nihâyet verilmesi arzu edilmiştir. Buna nihâyet vermekte ancak tab’a başlamak demektir.Binâenaleyh evvelce de bildirildiği üzere hazırlanmış olan kısımların heman tab’a verilmesi için icâb eden mu’âmeleye tevessül olunmak üzere cevâbınıza intizâr olunduğunu ‘arz eder ve bi’l-vesîle hürmetlerimi takdîm eylerim efendim.Diyânet İşleri Reîsi Rifat”Akif’in niyeti ne?Vefatından 75 yıl sonra ortaya çıktı

Akif’in niyeti ne?

Son devrin büyük alimlerinden Elmalılı Hamdi Yazır’ın mektupları, Cumhuriyet sonrası halkın ve din adamlarının üzerindeki baskıyı bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. Kur’an meali ve tefsiri için Akif ile çalışmayı kabul eden Yazır tam bir yıl sonra Türkçe ibadet için düğmeye basılmasından oldukça rahatsız olur. Gelişmeler sadece Yazır ve Akif’i değil, toplumun büyük kesimini de derinden rahatsız eder.CEMAAT NAMAZI BIRAKIP DAĞILIRİlk rahatsız edici olay İstanbul Göztepe Camii’de yaşanır. Caminin imamı Cemaleddin Efendi 19 Mart 1926 tarihinde (o yılın Ramazan ayının ilk cumasında) hutbeyi tüm ayet ve dualarıyla Türkçe okur, ardından da namazı tüm sure, dua ve tesbihi tekbirleriyle Türkçe kıldırır. Bunun üzerine halkın bir kısmı namazı bırakıp dağılır ve ardından da Üsküdar Müftülüğü’ne hoca şikâyet edilir ve bu şikayet üzerine hoca görevden alınıp Maarif Vekaleti’nce İmam Hatip Mektebi öğretmenliğine atanır. Akademisyen yazar Necmi Atik bu gelişmelerin olduğu dönemde yazılan mektuplarla ilgili şu bilgileri paylaşıyor: “Akif, Mısır’da Türkçe Kur’an tercümesi için çalışmaya başlamıştı ve bu gelişmelerin gazetelerde geniş yankı bulması üzerine çalıştığı tercümenin Türkçe ibadet için kullanılmasını istemedi ve bitirdiği meal bölümlerini Diyanet’e vermekten vazgeçti. Bu kararını da mektupla Elmalılı Hamdi Yazır’a bildirdi. Yine mektuplardan anladığımız üzere Akif, Diyanet İşleri’nden gelen mektuplara da cevap vermedi.” REİS BEY MÜTEESSİRAtik, Akif’in Mısır’da yazdığı Kur’an mealinin biten bölümlerini Elmalılı Hamdi’ye gönderdiğini, Elmalılı’nın kendi yazdığı tefsirin içine bu mealleri yerleştirdiğini anlatıyor. Dolayısıyla Akif mealini göndermeyince Türkçe Kur’an ve tefsir çalışması da yarıda kaldı. Bu durumdan Diyanet İşleri hayli rahatsız olur. Tefsir ve meal çalışmalarını takip görevi dönemin Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Ahmet Hamdi Akseki’ye verilmiştir. Akseki, Elmalılı’ya bir mektup yazar ve Akif’in bir türlü teslim etmediği meal yüzünden Diyanet İşleri Başkanı Rifat Börekçi’nin hükümete karşı zor durumda kaldığını belirterek şu ifadeleri kaleme alır: “Bu mektubu Reis Efendi Hazretlerinin üç dört defa vukû bulan ihtarları üzere yazıyorum. Reis Efendi Akif Bey’in vaziyetine çok müteessirdir. Bu sebeple bendeniz de çok müteessir oldum. Çünkü daima kırıcı sözlere muhatap, daha doğrusu her an muâtep olmaktayım. Efendi Hazretleri de çok sıkıldığından ve herkes nazarında rezil olduğu (ta’bir kendisinindir) söylediler. Hamdi Efendi hazretlerine yazınız, bu ne olacaksa bir an evvel anlayalım, buyurdular. Bu sene tab’a başlamak bizce çok muvafık olacaktır. Akif Bey’in maksadını zât-ı âliniz her halde anlamışsınızdır. Ne yapmak lazımsa lütfen bildiriniz. Bu sebeple şimdiye kadar Akif Bey’den kaç cüz gelmiştir ve el’ân devam ediyor mu? Akif Bey’in kat’î fikri nedir? Bizim fikrimiz, tekrar ediyorum, mukâvelenâme ahkâmına riâyet edecekse tercümeleri behemehal isteyeceğiz.” BİTTİKTEN SONRA TESLİM EDECEKMİŞ Akif’in En’am Suresi’ne kadar, yani yedi buçuk cüz mealinin elinde olduğunu belirten Elmalılı, Akseki’nin mektubuna cevaben Akif’in çalışmaları cüz cüz teslim etmediğini, yazdığı mektuptan alıntı yaparak açıkladıktan sonra “Akif’in niyeti nedir?” sorusuna cevaben şunları yazıyor: “Bi’l-vâsıta edindiğim ma’lûmâta göre Akif orada âsûde bir fikir ile çalışabildiği için bir an evvel bitirebilmek üzere hitamına kadar kalacakmış; bitirdikten sonra i’timât ettiği zevâtın nazar-ı tenkitlerine de arz edecek ve ba’dehu takdim eyleyecekmiş. Başkaca bir maksat perverde ettiğine veyahut ahdini îfâ etmeyeceğine dâir bir his ve fikrim yoktur.”Ahmet Hamdi Akseki kimdir?1887 yılında Antalya’nın Akseki ilçesi Güzelsu beldesinde doğdu. Türkiye Cumhuriyetinin üçüncü Diyanet İşleri Başkanı olan Akseki aynı zamanda yetmişe yakın esere imza attı. Küçük yaşta Kur’an-ı Kerim öğrenmeğe, 7 yaşında da camide mukabele okumaya başladı. Önce babası Mahmut Efendi’den sonra da Mecidiye Medresesinde ve Karamanlı Süleyman Efendi’nin medresesinde tahsiline devam etti. Daha sonra İstanbul’a geldi ve Dersiâm Bayındırlı Muhammed Şükrü Efendi’den icazet aldı. Medresetü’l Mütehassisin’de 3 sene okudu, doktora imtihanını vererek birincilikle mezun oldu. Henüz 32 yaşında iken 3 fakülteyi tamamladı. Akseki, hocası İsmail Hakkı Bey’in delâleti ile, Heybeliada Mekteb-i Bahriye-i Şâhane Akaid-i Dini’ye muallimliğine tayin edildi. Burada okuttuğu dersler, “Dini Dersler”, adı ile üç cilt olarak Sebilürreşad Kütüphanesi tarafından bastırıldı. Heybeliada’daki görevine ek olarak Aksaray Pertevniyal Valide Sultan Camii Şerifi Kürsi şeyhliğine tayin olunan Akseki, İstanbul’daki medreselerde müderrislik yaptı. Umur-i Şer’iyye ve Evkaf Vekaleti Tedrisat Umum Müdirliği görevinde iken medreselerin müfredat programlarını ıslah etti. 1924 yılında Diyanet işleri Başkanlığı Müşavere Heyeti Âzâlığına getirildi. 1939 yılında Diyanet İşleri Reis Yardımcılığına tayin oldu. A.Hamdi Akseki, M.Şerafeddin Yaltkaya’nın vefatından sonra Diyanet İşleri Reisi oldu. Bu görevi yürütürken 1951 yılında vefat etti.Vatanını satmış adam muamelesi görmek istemiyorumMehmed Akif, Milli Mücadele’den sonra büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştı. I. Meclis’e Kastamonu Milletvekili olarak giren Akif II. Meclis’te aday gösterilmemişti. İstiklal Marşı için verilen parayı kabul etmeyen Akif’e Meclis’ten emekli maaşı bile bağlanmamıştı. 1925’te Kur’an mealini yazma görevini kabul edince kendisine peşin ödenen bin lirayı dostu Eşref Edip Bey’e göndermişti. Akif’in de yazarı olduğu Sebilürreşad dergisi “Şeyh Said arada sırada Sebilürreşad okuyormuş, o halde isyana sebep senin dergin” denilerek kapatılmış; sahibi Eşref Edip Bey İstiklal Mahkemesi’nde idamla yargılanmaya başlanmıştı. “Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar. Ben vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum” diyen Akif, hem Kur’an tercümesini çalışmak hem dostu Abbas Halim Paşa’nın daveti üzerine Mısır’a gider. Başlarda Mısır ile İstanbul arasında gidip gelen Akif, son gidişinde orada 11 yıl kaldı ve 63 yaşında vefatına yakın İstanbul’a döndü.Vefatından 75 yıl sonra ortaya çıktıAKSEKİ’NİN ELMALI’YA YAZDIĞI MEKTUP“Reis Efendi Hazretleri arz-ı ihtirâm ediyorlar. Rüfekâ-yı kirâm cümleten selâm ediyor.Üstâd-ı Hakîm Efendi HazretlerineEllerinizden hürmetle öperim. Bu mektubum da evvelkiler gibi, zât-ı fâzılânelerinizin mektuplarından hiç birine cevap değildir. İnşâallah maaşlarınızı aldınız, ondan sonra bir mektup daha yazarım. İstanbul Müftülüğüyle bura arasındaki muhâbereye vâkıfsınız. Son defa olmak üzere birkaç gün mukaddem kat’î cevap verilmiştir.Bu mektubu Reis Efendi Hazretlerinin üç dört defa vukû bulan ihtarları üzere yazıyorum. Reis Efendi Akif Beyin vaziyetine çok müteessirdir. Bu sebeple bendeniz de çok müteessir oldum. Çünkü daima kırıcı sözlere muhatap, daha doğrusu her an muâtep olmaktayım. Efendi Hazretleri de çok sıkıldığından ve herkes nazarında rezil olduğu (ta’bir kendisinindir) söylediler. Hamdi Efendi hazretlerine yazınız, bu ne olacaksa bir an evvel anlayalım, buyurdular. Bu sene tab’a başlamak bizce çok muvafık olacaktır. Akif Beyin maksadını zât-ı âliniz her halde anlamışsınızdır. Ne yapmak lazımsa lütfen bildiriniz. Bu sebeple şimdiye kadar Akif Beyden kaç cüz gelmiştir, velân devam ediyor mu? Akif Beyin kat’î fikri nedir? Bizim fikrimiz tekrar ediyorum mukâvelenâme ahkâmına riâyet edecekse tercümeleri behemehal isteyeceğiz. Böyle gayr-i memdûd bir zaman için durmak gayr-i mümkündür. Hamd olsun zât-ı âlinizin deruhte ettiği kısm ilerledi ve bunu bu gün tab’a başlamak mümkün olacaktır. Zât-ı âliniz de pekalâ derseniz hemen başlayacağız. Fakat Akif Beyin deruhte ettiği kısım ne olacak? Böyle olacağını bilseydik hepsini zât-ı âlilerine tevdi ederdik. Fakat…Bâki muvazzıh cevaplarınızı intizâr eder ve ellerinizden tekrar hürmetle öperim efendim hazretleri25 Eylül 1927DuâcınızAksekili”ELMALILI’NIN YAZDIĞI CEVAP“Fazıl evladDün Erenköy’den İstanbul’a nakl ettim. Bu gün de 25 Eylül 1927 tarihli bir mektubunuzu aldım. “Dost bîpervâ felek bîrahm devrânbî sükûn” dedim. ‘İtâb ve endişeden bahsediyor Akif Bey’den ve maksadından suâl ediyorsunuz. Nezd-i ‘âcizânemde Akif’in sûre-i En’âm nihâyetine kadar gönderdiği yedi buçuk cüzlük tercüme mevcuttur. Fakat bu yaz mütebâkisini göndermedi. Bidâyeten gönderdiği bir mektupta: “Henüz bu tercümeler taslaktır, on onbeş cüz sonra meslek-i muhtâr-ı yakîn edecek, tercümelerin ve tefsir kısmının Naîm Bey’den başkasının görmesine râzı değilim. Tam gayr-i tam birçok tercümelerin mevcut olduğunu biliyorum, intihal ederler sonra da bizi müntahil olmakla töhmetli gösterirler. Tabi Aksekili Hamdi Efendi hocanın isti’câline de bakacak değiliz, biz vüs’umuzu sarf etmiş olduğumuz kana’atini kendimizce hâsıl etmeden eseri ortaya çıkaracak veyahut mahalline teslim edecek değiliz öyle değil mi?” diyordu. Ben hayır cüz cüz teslim edeceğiz, bu hem mukâvele îcâbı hem de benim ihtiyaç ve zaruretim muktezâsıdır demiş idim. Fakat yazdığım mektubu îsâl edemedim ve kendisiyle de muhâbere etmiyorum. Bi’l-vâsıta edindiğim ma’lûmâta göre Akif orada âsûde bir fikir ile çalışabildiği için bir an evvel bitirebilmek üzere hitamına kadar kalacakmış, bitirdikten sonra i’timât ettiği zevâtın nazar-ı tenkitlerine de arz edecek ve ba’dehu takdim eyleyecekmiş. Başkaca bir maksat perverde ettiğine veyahut ahdini îfâ etmeyeceğine dâir bir his ve fikrim yoktur. Yalnız ortada bir hakikat var ki o da tek başıma mesul olarak kalmam ve bu babta kendisinden hiçbir mu’âvenete mazhar olmadığım gibi bu yüzden pek çok zahmetlere giriftâr olmuş bulunmamdır. Şimdi anlıyorum ki bir buçuk seneden beri geceyi gündüze katarak ve her türlü zaruret ve müzâhama ve yanlızlığa katlanarak, takdim etmekte olduğum ve bu güne kadar altı cüze iblağ ettiğim eser mucib-i tatmin olmamıştır. Şüphe yok ki Reis Efendi hazretlerinin hakk-ı ‘âcizânemdeperverde ettiği teveccühâta karşı böyle endişeli bir vaziyette bulunmuş olmam son derece mûcib-i mahzuniyetim olacağı tabiidir. Ben bunlara meydan bırakmamak için beş altı ay evvel tab’a başlamak meselesini size yazmış idim. Zan ediyorum ki ben halden anlar bir insanım, bunun için eser bitmeden evvel tab’ı cihetine gidilmemek mukarrarât-ı esâsiyeden olduğu halde her türlü kîl ü kâl ihtimâlini kat’ etmek üzere tab’ına teşebbüs suretine râzı oldum. Gerçi bunun her halde iyi bir şey olacağına hüküm etmiyorum. Fakat mahzurda görmez oldum. Akif’in rızâsınıistihsâl etmek üzere muhâberede edilebilirdi. Ve yine edilebilir. Ancak bu da yalnız bana tahmil edilmemelidir.”

Vefatından 75 yıl sonra ortaya çıktı

Hak Dini Kur’an Dili/Yeni Mealli Türkçe Tefsir başta olmak üzere pek çok esere imza atan son devrin din alimlerinden Elmalılı Hamdi Yazır 1942’de vefat etti. Vefatından tam 75 yıl sonra terekesinden 1927-1937 yılları arasında yazılmış mektupları çıktı. İlk kez Yeni Şafak gazetesinde yayınlanacak olan bu mektupların içinde hem özel hem de devlet erkânıyla yazışmalar yer alıyor. Bu yazışmalar arasında sadece kendine gelen mektuplar değil aynı zamanda bu kişilere cevap olarak gönderdiği mektupların birer nüshası da bulunuyor. Türkçe ibadet ve Türkçe Kur’an konusunda devletin o yıllarda nasıl bir yol izlediğine dair önemli bilgilerin yer aldığı mektuplar ayrıca o dönemde bir alimin içine düştüğü buhranları, imkânsızlıkları gözler önüne seriyor. Araştırmacı-yazar Necmi Atik aracılığıyla ulaştığımız bu mektuplar aynı zamanda Cumhuriyet’in ilk yıllarında din üzerine yapılan baskıları da açık bir şekilde anlatıyor. Atik, Yazır’ın torunu iş adamı Mehmet Hamdi Yazır’ın vesilesiyle bu mektuplara ulaşmış. Konularına göre tasniflediğimiz mektupları gün yüzüne çıkaran yazı dizimizin ilk bölümünde Mısır’da Kur’an meali üzerine çalışan Milli Şairimiz Mehmet Akif’e gönderdiği mektuba yer vereceğiz. Bu yazışmalarda öne çıkan konu Türkçe ibadetin gündeme gelmesiyle birlikte hazırlanan Türkçe meal ve tefsir üzerine yaşanan endişeler. Atatürk’ün emriyle belli başlı camilerde Türkçe ibadetin yapılmaya başlandığı 1932 yılına kadar uzanan mektuplar o yıllara ayna tutuyor. Yine mektuplarda İstiklal Mahkemeleri’nde yargılandıktan sonra münzevi bir hayata çekilen Elmalılı’nın evinin bahçesine bile çıkmadığı, maddi sıkıntılar yaşadığı ve tek uğraşının tefsir ve meal olduğunu da okuyacağız. Son devrin bu önemli din âliminin hiç yayınlanmamış bu mektupları bir dönemi yeniden tartışmaya açacağa benziyor. Cumhuriyet’in ilan edildiği 1923 yılından itibaren artık yeni bir dönem başlamıştı. Düşmanla mücadele bitmiş yeni Cumhuriyet’in temellerini oluşturacak çalışmalar için düğmeye basılmıştı. Artık mücadele Osmanlı Devleti’nin uzantısı olan kültür, sanat, siyaset ve eski kurumlara karşı yürütülecekti. Bu mücadeleden nasibini alanlar arasında devrin iki önemli ismi de vardı: Mehmet Akif Ersoy ve Elmalılı Hamdi Yazır. Elmalılı Yazır, Osmanlı’nın son hükümetinde görev aldığı için Cumhuriyet’in ilanından sonra kurulan İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmıştı. Fatih’teki evinden alınıp Ankara’ya götürülen ve burada yargılanan Elmalılı, 40 gün süren yargı sürecinin sonunda suçsuz bulunarak serbest bırakılmıştı. Görev aldığı medreseler kapandığı için işsiz kalan Elmalılı Hamdi Yazır 20 yıl boyunca evinden çıkmadan münzevî bir hayat yaşadı.AKSEKİ GÖREVLENDİRİLDİ 21 Şubat 1925’te TBMM’de Diyanet İşleri Riyaseti’nin bütçe müzakereleri yapılırken Kur’an-ı Kerim tercüme ve tefsiriyle Sahih-i Buhârî’nin tercüme ve şerhi için 20 bin liralık tahsisat konuldu. Diyanet İşleri Başkanlığı bu konuda Ahmet Hamdi Akseki’yi görevlendirdi. Akseki, yaptığı istişareler sonucunda tefsiri Elmalılı’ya meali de Akif’e teklif etti. Uzun bir ikna sürecinden sonra sonucunda iki isim de teklifi kabul etti. Yapılan anlaşmaya göre Akif ve Elmalılı’ya bu çalışmalar için önce biner lira peşin ödeme yapıldı. Kalan beşer bin liralık ücret ise çalışmalar teslim edildikçe peyderpey ödenecekti.ŞAPKA GİYMEMEK İÇİN MISIR’A GİTTİŞapka giymemek için Mısır’a giden Akif, buradan hazırladığı mealleri Elmalılı’ya gönderecekti. Yine şapka giymek istemeyen Elmalılı mektuplarından anlaşılacağı üzere evinin bahçesine bile çıkmıyor, bir yandan hastalıklarıyla uğraşırken diğer yandan da aldığı görevi en iyi şekilde yerine getirmeye çalışıyordu. Akademisyen-yazar Necmi Atik’in özel arşivinden ulaştığımız mektupların ilki bu tefsir ve meal çalışmalarının yapıldığı dönemde Elmalılı’dan Akif’e yazılmış.ZİHNİMDEKİLERİ KALEME ALMAKTA ZORLANIYORUM“Güzel mektubunuzu aldım öpe öpe okudum” diye mektubuna başlayan Elmalılı hem yaptığı tefsiri hem de yaşadığı maddi ve manevi sıkıntılarını kaleme almış. “Fakir hânemde münzeviyâne oturuyor, gece gündüz tefsir yazmakla uğraşıyorum” diyen Elmalılı, tefsirle hemhal olmanın ruhunu iyileştirdiğinden bahsediyor ve şunları dile getiriyor: “Bu meşgale bana o kadar hoş ve zevkli geldi ki ve gittikçe Kur’ân’ın azameti gözümde öyle büyüdü ki bilhassa sûre-i Yûnus’dan beri gönlüm büsbütün başka bir âlem ve hayât yaşıyor. Fakat çok yoruldum hele bu sene büsbütün durgunlaştım. …geceleri uyku uyuyamıyorum. Henüz düşünebiliyorsam da zihnimdekini kaleme almakta zahmet çeker oldum. Yazı yazıp dururken birden bire kendimden habersiz kalkıp odanın içinde gezinmeye başlamış olduğumu sonradan fark ediyorum. Bunun için iş üretemiyorum. Henüz sûre-i Hûd’u bitirmek üzereyim.”İKİ KİŞİLİK AİLE BANA BAKIYORİki dostun dertleşmesinden öte Cumhuriyet’in ilanından sonra bir din âliminin yaşadığı yalnızlığını okuduğumuz mektupta Elmalılı, “Bir kayınpederim vardı sizlere ömür o da geçen sene vefât ediverdi. Dördü kız biri oğlan beş yetimi de bana kalakaldı. Bu suretle orada iki kişilik bir aile bana bakıyor” sözleriyle yaşadığı geçim sıkıntısından da dem vuruyor.BİR DEVRİ AYDINLATIYORNecmi Atik, Elmalılı’nın eşyaları içinde Akif’in kendi el yazısıyla kaleme aldığı Kur’an mealini de bulmuş. Bize şu bilgileri verdi: “Elmalılı Hamdi Yazır’ın kendi el yazısıyla Kur’an tefsiri ve mealinin yanı sıra Akif’in kendi el yazısıyla yazdığı mealinin ilk iki cüzüne de ulaştık. Bu cüzleri bu yılın başında Büyüyenay Yayınları arasında kitap olarak yayınladık. Mektuplar arasında ise Diyanet İşleri Başkanı Rifat Börekçi’nin Elmalılı’ya gönderdiği mektup ve Elmalılı’nın cevabı dışında Ahmet Hamdi Akseki, Mehmet Akif, Musa Carullah Bigeyev gibi isimlere gönderilen ve onlardan gelen mektuplar da var. Ayrıca Sait Halim Paşa’nın kardeşi olan Abbas Halim Paşa’nın vefatı üzerine Elmalılı’nın eşine yazdığı taziye mektubu ve gelen cevap da mevcut.Bu mektuplar bir devri anlamamız için çok önemli belgeler diyebiliriz.”ELMALILI HAMDİ YAZIR KİMDİR?Elmalılı Hamdi Yazır son devrin önemli İslam âlimlerinden biridir. 1878’de Antalya’nın Elmalı ilçesinde doğdu. Hamdi Efendi, ilkokul ve rüştiyeyi Elmalı’da tamamladı. Aynı zamanda hafızlığını da burada yaptı. Amcası Hoca Sarılarlı ile birlikte 15 yaşındayken İstanbul’a geldi. Zamanın önde gelen âlimlerinden Kayserili Mahmut Hamdi Efendi’den ders gördü. Dönemin hukuk fakültesi olan Mekteb-i Nüvvab’a girdi ve buradan birincilikle mezun oldu. İki yıl Beyazıt Medresesi’nde dersiamlık görevinde bulundu, 1906’da Meşihat Dairesi’nde görev aldı. Cumhuriyet’in ilanı sırasında Medresetü’l Mütehasıssı’nda mantık hocası idi. Medreseler kaldırılınca evinde inzivaya çekilmiş, kendisini ilmî araştırmalara vermiştir. Yirmi yıl süren bu uzlet devresi içerisinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın telkiniyle yazımı 12 yıl süren Türkçe tefsiri hazırladı. Elmalılı Hamdi Yazır 27 Mayıs 1942’de İstanbul Erenköy’de vefat etmiş, vasiyeti üzerine Kadıköy Sahra-i Cedid Mezarlığı’nda toprağa verilmiştir.İSTİKLAL MAHKEMESİ’NDE YARGILANDIElmalılı Hamdi Yazır Osmanlı döneminde akademik kimliği yanında siyasî kimliği de öne çıkmış bir âlimdir. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Antalya milletvekili seçilmiş, Damat Ferid Paşa döneminde Evkaf Nazırı olarak görev yapmıştır. Cumhuriyet’in ilanından sonra, İstanbul hükümetlerinde görev aldığı için İstiklal Mahkemeleri’nde 40 gün yargılanmış, sonunda serbest bırakılmıştır. Hamdi Efendi’nin yazılarında en dikkat çeken konu İslam medeniyetinin kaynaklarına duyduğu güvendir. Ona göre medeniyetin kökleri ve kaynakları kuşatıcıdır, bu yüzden başka kaynaklara ihtiyacımız yoktur. Hatta modern medeniyetin sorunlarına bile en münasip çözümler İslam fıkhında bulunabilir. Elmalılı Hamdi Yazır ilmî çalışmalarının yanında sanatla da yakından ilgilenmiş Türkçe, Arapça, Farsça şiirler kaleme almıştır. Yine kendi çabasıyla Fransızca öğrenen Yazır, Paul Janet’in Histoire de la Philosophie adlı eserini Türkçe’ye çevirmiştir.AKİF’İN GÖNDERECEĞİ MEALİN YERLERİNİ BOŞ BIRAKMIŞElmalılı Hamdi Yazır ile Akif arasındaki yazışmalar birlikte çalıştıkları Türkçe Kuran çalışması üzerine. Necmi Atik şu bilgiyi veriyor: “İlk anlaşmaya göre Elmalılı’nın tefsiriyle Akif’in meali birlikte basılacaktır. Yazır’ın Akif’e gönderdiği ancak tarihi belli olmayan bu mektuptan anlıyoruz ki, Akif mealini parça parça göndermeye başlamış.” Elmalılı da tefsirinde meali yerleştireceği yerleri boş bıraktığını mektubunda Akif’e şöyle anlatıyor: “Zât-ı âlinize âit olmak üzere tebyiz edilmiş olanlar da benimkilerle beraber nezdimde mahfuzdur. Lâkin hepsinin meâl-i şerîf yerleri bilâhare yazılmak üzere boştur, gönderdiğiniz zaman birâder yazacaktır. Eseri bitirmiş bulunursanız ben de bundan böyle daha kısa kesip bitirivermeye çalışacağım.ELMALILI’NIN AKİF’E YAZDIĞI MEKTUBUN TAM METNİ“Mevlid-i Nebevî şerefiyle tebrik ve taltifi mütezammın güzel mektubunuzu aldım öpe öpe okudum. Teveccühâtınıza çok çok teşekkür eder ve derin iştiyaklarla gözlerinizden öperim. Sıhhatimin nasıl olduğu ve tefsirden hangi sûreye geldiğimi suâl ediyor Hindî bir zâtın Cidde’deki bir mektebi için münasip üç hattat istendiğini ve birine birâderimi münasip görüp diğer ikisini de intihâb-ı ‘âcizâneme bırakdığınızı yazıyor ve kaça gelebileceklerini soruyorsunuz. Evvelâ hâlimi arz edeyim. Fakir hânemde münzeviyâne oturuyor, gece gündüz tefsir yazmakla uğraşıyorum. Bu meşgale bana o kadar hoş ve zevkli geldi ki ve gittikçe Kur’ân’ın azameti gözümde öyle büyüdü ki bilhassa sûre-i Yûnus’dan beri gönlüm büsbütün başka bir âlem ve hayât yaşıyor. Fakat çok yoruldum hele bu sene büsbütün durgunlaştım. …geceleri uyku uyuyamıyorum. Henüz düşünebiliyorsam da zihnimdekini kaleme almakta zahmet çeker oldum. Yazı yazıp dururken birden bire kendimden habersiz kalkıp odanın içinde gezinmeye başlamış olduğumu sonradan fark ediyorum. Bunun için iş üretemiyorum. Henüz sûre-i Hûd’u bitirmek üzereyim. “شيبتنى سورة هود”hadîs-i nebevîsi mazmununu duyar gibi oluyorum. Şimdiye kadar Diyânet İşleri Riyâseti’ne on bir cüzü tevdi edebildim. Zât-ı âlinize âit olmak üzere tebyiz edilmiş olanlar da benimkilerle beraber nezdimde mahfuzdur. Lâkin hepsinin meâl-i şerîf yerleri bilâhare yazılmak üzere boştur, gönderdiğiniz zaman birâder yazacaktır. Eseri bitirmiş bulunursanız ben de bundan böyle daha kısa kesip bitirivermeye çalışacağım. İki senedir hava tebdiline imkân bulamıyorum. Bir kayınpederim vardı sizlere ömür o da geçen sene vefât ediverdi. Dördü kız biri oğlan beş yetimi de bana kalakaldı. Bu suretle orada iki kişilik bir âile bana bakıyor. Rezzâk-ı âlem de lehü’l-hamd aç bırakmıyor. “من حيث لا يحتسب” olup olup gidiyoruz. Yarım kalmış iki Mushaf vardı. Tefsirden yoruldukça dinlenmek üzere ara sıra onları da ikmâle çalışıyorum. Yani hattatlığı da unutmak istemiyorum. Nesih ve sülüs hocam Hacı Arif Efendi merhum “Ben küllü hattat değilim” derdi. Ama ne çâre biz küllendik. Gâh mânâ ilişir gönlüme güftârından Gâh surette kalır zülfüne hayrân olurum. Sâmi Efendi merhum da “Şiir ve hat ile zengin olmuş var mı, o bir zevk, bir tabiat, bir ibtilâdır, nideyim kurtulamam tab’-i hevesnâkimden” derdi. Geçen gün hesap ettim yaz gelmiş ikibuçuk ay olmuş bir defa evimin bahçesine çıkmamışım. Maamâfih ara sıra Naîm bey biraderimiz şeref-i müâneşetleriyle taltif buyurur. Ben tefsirden o da tercümesiyle meşgul olduğu Buhârî’den konuşuruz. Ve zikr-i cemilinizle teşvîr-i iştiyâk ederiz. Onun da geçenlerde pederi vefât etti rahmetullâhi ‘aleyhi. İşte hulâsa ahvâlim bu.”

KAYNAK : Yenişafak

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ